Vesayetin esaretinden milletin hakemliğine
13853 | | | 14-03-2017

Atilla OLÇUM

 

Demokrasiler, vatandaşların özgürce, çoğunluğun yönetimi ilkesine uygun olarak siyasal kararlar aldıkları sistemlerdir. 27 yıllık tek parti döneminin sona erdiği ve demokrasiye geçişin sağlandığı 1950’den bugüne Türkiye, millet iradesinin hâkim olduğu tam demokratik bir yönetim sistemine ulaşmak için özellikle son 15 yıllık süreçte bazı açılımlar gerçekleştirse de, bunu tam anlamıyla başaramamıştır. 1950-1960 arası dönemde sancılı da olsa demokrasiye geçiş sağlanmış gibi görünse de 27 Mayıs 1960’ın askeri cuntası eliyle bu on yıllık periyotta hâkim olan millet iradesi askıya alınmış, ülkenin önü kesilmiştir.

27 Mayıs’tan bugüne kesintisiz olarak varlığını sürdüren mevcut anayasal düzeni kurgulayanlar, kendilerini ve kurdukları sistemi korumak için gerekli tüm tedbirleri almış, militarizm destekli denge(!) ve denetleme(!) mekanizmalarını sistemin göbeğine oturtmuşlardır. 1960 darbesinin ardından egemenlik milletten peyderpey alınarak Anayasa Mahkemesi, Millî Güvenlik Kurulu, Yüksek Askeri Şûra, Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu ve Yükseköğretim Kurulu gibi ‘yetkili organlar’a teslim edilmiştir. Şeklen de olsa demokrasiye göre işlediği iddia edilen 27 Mayıs modelinin ve iktidarın sahibi Beyaz Türklerin topluma temel hak ve özgürlükler, çoğulcu demokrasi, kaliteli kamu hizmeti veya refah sunmak gibi bir gayesi ve kaygısı hiçbir zaman olmamıştır.

Kilitlenen parlamenter rejime daha fazla işlerlik kazandırmak, gereksiz tıkanma ve bunalımları aşmak, hükümetlere güç ve istikrar kazandırmak için 1982 Anayasası’yla getirilen “rasyonelleştirilmiş parlamentarizm”, sorunlara çözüm üretmek yerine kendisi bizzat problemin kaynağı olmaya, aynı zamanda ihtiyaç duyulan yapısal reformların önünde bariyer işlevi görmeye başlamıştır. Aslında yürütme erkinin, seçilmiş Cumhurbaşkanı ve Başbakan’ıyla en güçlü olduğu ve en yüksek oyu aldığı dönemde bile 15 Temmuz darbe teşebbüsünün yaşanmış olması mevcut paradigmanın iflasının ilanından başka bir şey değildir.

1960 cuntasının sınırlarını kalın kırmızı çizgilerle tayin ettiği bugünkü yönetim sistemimiz, yaklaşık olarak on yılda bir yapılan modern ve postmodern darbelerle tamamen tıkanmış ve kördüğüm halini almıştır. Halka rağmen ve halka karşı bir düzenin kurulamayacağını anlayamayanlar inatla 1971, 1980 ve 1997’de devleti yönetmeye devam ettiler ve anayasayı istedikleri gibi değiştirdiler. En son 15 Temmuz 2016’da bir kez daha millete darbe yapma gafletinde bulundular ama bu sefer sert kayaya çarpıp parçalandılar. Adeta ordunun belli periyotlarla müdahalesine açık olacak şekilde dizayn edilen, her daim despotluk, istibdat ve vesayet üreten bu kısır döngünün sona erdirilmesinin vakti gelmiştir.

Eski Türkiye’nin tepeden inmeci, buyurgan ve halkını hor gören yönetim tarzını birileri çok sevmiş olabilir ama zamanın ruhu değişti. Dünün Türkiyesi, eski kurumları, zihin dünyası ve iş yapma tarzıyla dünde kaldı. O günlerin bir daha yaşanma imkânı da artık yok.

Devlet kurumlarını ellerinde tutan dünün mutlu, bugünün ‘endişeli seçkinleri’, millete karşı kullandıkları en güçlü ve en kullanışlı silah olan laikliği pozitivist bir yorumla dinsizlik olarak dayattılar. Askeri bürokrasi başta olmak üzere, müesses nizamın sahipleri halka hesap vermek ve şeffaf olmak yerine kendi oluşturdukları ‘özel kurumlar’ın arkasına gizlilik örtüsü altında saklanmayı tercih ettiler. Bu kibirli muktedirler, bu millete ve değerlerine yabancılaştılar. Modernleşme, batılılaşma ve muasır medeniyet diye diye kendi insanlarını aşağıladılar, yaşantılarına karışma hakkını kendilerinde gördüler. Orduyu, milletin ensesinde boza pişirme aracına çevirdiler. Dindarları, Kürtleri, Alevileri, azınlıkları, hülasa tüm toplum kesimlerini değişik dönemlerde mağdur edenler, ezenler bunlardan başkası değildir. Bugün için bunların yaşadıkları hafıza kaybı ve inkâr, kendi geçmişlerindeki günahlarını silmeye yetmeyecektir. Zaten millet de bunları unutmuş değildir.

Kamu yönetiminde 2000 yılı sonrasında reform girişimleri olmuşsa da, kurulu vesayet rejimi ve savunucuları ile yaşanan boğuşmalar yüzünden memleketin enerjisi çoğu zaman berhava olmuştur. Bugünün krizi, ilk sinyalini 2007 yılında vermiş ve Türkiye, anayasa değişikliği referandumuna gitmek suretiyle Cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesine milletçe karar vermiştir. Türkiye Cumhuriyeti tarihinde Cumhurbaşkanının doğrudan halkoyuyla seçildiği ilk seçim 2014 yılında yapılmıştır. Ama sorun bununla da çözülememiştir. Bunalım üstüne bunalım üreten parlamenter sistem, adı konulmamış bir yönetim kriziyle boğuşmaktadır ve 16 Nisan 2017’de Türkiye bunu “Cumhurbaşkanlığı Sistemi” ile aşmak gayretindedir.

Yeni sistemle demokrasinin güçleneceği ve kurumsallaşacağı gerçeğini görmek yerine toplumsal ayrışmanın derinleşeceğini, TBMM’nin etkisizleşeceğini, yargının tarafsızlık ve bağımsızlık işlevinin ortadan kalkacağını iddia edenler mevcut statükonun bekçilerinden başkaları değildir.

Milletimizin anayasa değişikliği referandumunda kullanacağı ‘evet’ tercihiyle 16 Nisan 2017 tarihi; 27 Mayıs militarizminin Türkiye’ye biçtiği deli gömleğinden kurtulmanın, 57 yıldır yaşanan gelgitlerin sona ermesinin, milletten alınan demokratik güçle sorumluluk sahibi yetkililerin yönetimi ele almasının miladı olacaktır.

Devletin varoluş sebebi ve gayesi insandır; hizmet etmekle yükümlü olduğu vatandaşlarıdır. Atama ile gelmiş sorumsuz makamlar yerine, seçimle gelen, milletin gücünü doğrudan arkasına almış, devlet ile millet arasındaki mesafeyi ortadan kaldırmış, sorumlu, aynı zamanda tam yetkili bir Cumhurbaşkanı, istenen ve özlenen demokratik reformları gerçekleştirecek güce sahip olacak ve de yüksek rütbeli ‘memurların’ oyuncağı olmaktan kurtulacaktır.

Türkiye’nin önündeki yol haritası bellidir: İnsan hak ve özgürlüklerini eksiksiz olarak koruyup kollayacak sivil bir anayasaya kavuşmak ve milletinin değerlerine sadık, onlarla barışık ve onlara hizmet etmekten şeref duyan bir anlayışı başta eğitim kurumlarına, eğitim felsefesine, devlete ve onun bürokrasisine hâkim kılmaktır. 

Önceki Yazılar
1- İstiklâl ve istikbâl mücadelemiz
2- İLKSAN iflası seçti, üye de seçimleri pas geçti
3- Yeni anayasa, yeni müfredat
4- Eylem ve söylem estetik bir mahiyet kazanınca
5- Büyük buluşmanın coşkusuyla yürüyüşümüz devam edecek
6- Yarınların tohumunu yüreklere serpmek
7- Bir başarısızlık hikâyesi: İLKSAN
8- Bir Olmanın Sırrını Keşfetmek
1
Top