Tarihin öznesi olmak için paradigmayı değiştirmeliyiz
46877 | | | 31-12-2016

Ali YALÇIN

“…ve kulaklarına şu nasihati üflediler: ‘Eğitimde tek seçenek hakkı veriniz ki, başka görüş ve fikirlerden asla haberdar olmasınlar ve öğrenmesinler.’ Lakin arzuladıkları tümüyle olmadı.” 

Emperyalizmin kem fısıltıları arasında atalarının öğütlerini istiğna makamında terennüm eden nesiller, bu toprakların değerleriyle yoğrulmuş bir sistemi kendilerine şiar edinerek yola revan oldular. Vefa ile oluşturdukları toplumsal tesanütle safları sımsıkı tutarak emanetleri bugüne ulaştırdılar. Biz de kökü mazide bir hikâyenin 25. yılını “vefa” ile yeniden yoğurarak geleceğe aktarmaya azmettik. Çünkü bu mübarek topraklar, vefayla yoğrularak bize vatan olmuştur. Her bir ferdin gönlünde mayalanmış emanet bilincinin, mazi ve ati arasındaki köprünün adıdır vefa. Öyle ki, bu topraklardan başlayıp, daha dün çekildiğimiz toprakları, hatta bütün mazlum coğrafyaları “imanımızın oluşturduğu şuurla” omuzlama bilincidir. 
Çeyrek yüzyıl önce bir araya gelerek, bu çınarın fidanını toprağa diken Mehmet Akif İnan ve arkadaşlarını bir kere daha vefa ve minnetle anıyorum. Onlar ki, yukarıda bahsettiğimiz gibi, gölgesi bütün mazlum coğrafyalara ulaşacak bir çınar rüyası gördüler. 
İşte bu rüya, kurucu genel başkanımız Mehmet Akif İnan’ın dizelerinde şöyle dile geliyor: 
Her eylem yeniden diriltir beni/ Nehirler düşlerim göl kenarında. /… Kurtuluş haberi olsun dünyaya,/ Ayırma üstümden bir an gölgeni. 
Tarihin yeniden şekillendiği bir dönemde, ezeli ve ebedi hakikatin yoğurduğu irfanla dile gelmiş bu dizeler, ufkumuzun ve umudumuzun habercisidir aynı zamanda. Eğitim-Bir-Sen olarak, bu şuuru bir emanet bilinciyle omuzladık ve bugünlere geldik. Elbette her dönem geleceğe doğru bir köprü vazifesi görür. 25. yılımızda yapacağımız faaliyetlerle bu şuuru toplumumuzun bütün katmanlarına ulaştırmayı hedefliyoruz. 
Bu noktadan hareketle, eğitim meselemizi merkeze alıyoruz. Şimdiye kadar yaptığımız gibi, eğitimde bir paradigma değişikliğine ihtiyacımız olduğunu bütün sorumlu makamlarla paylaştık, paylaşıyoruz. Çünkü millî kimliğini, medeniyet değerlerini, benliğini derinlikli bir tarihi tecrübeyle kazanmış milletimizin yüksek ideallerini temel ilke bilen Eğitim-Bir-Sen’in en öncelikli meselesi eğitimdir. 
Varlığımızı anlamlı kılan yüksek bilince ancak ve öncelikle eğitimle ulaşabiliriz. Fert ve millet olarak nerede olduğumuzun, nereye ve nasıl gideceğimizin bilgi, bilinç ve becerisini, verimli bir eğitim sistemi kazandırır. Eğitime önem vermeyen bir milletin varoluş iddiası tutarsızdır, sathidir; sağlam temellere dayanmaz. Çünkü inanç, bilgi, karakter ve başarı bakımından sağlam nesiller ancak eğitimle var olur. Eğitim yatırımları belki uzun vadeli görülebilir ama bir milleti sürekli canlı tutarak varlığını devam ettirecek nesillerin yetişmesini sağlayacak bir yatırım olması bakımından elzemdir. Bir milletin zihin ve ruh dünyası eğitimle inşa edilir. İleri görüş ve köklü çözümden yana olmayan, günü kurtarmaya dönük politikaların eğitimde reform niteliğinde değişikliğe yanaşmaması, bu alandaki yatırımların kısa vadede sonuç vermemesi sebebiyledir. 
Bugünün ve geleceğin nesillerini yetiştirmenin varlığımıza yapılan en değerli yatırım olduğunun bilincinde olarak, eğitim çalışanlarının sosyal ve özlük haklarının yanında her türlü eğitim meselemize ilişkin araştırma ve arayışlara dönük çalışmalar yapmayı kendimiz için millî bir sorumluluk gördük, görüyoruz. Temel amaçları ve felsefesinin yanında kurumsal işleyişi içinde eğitimin fiziki imkânlarının da iyileştirilmesini önemsedik, önemsiyoruz. Özellikle son 15 yılda bu alana dönük yatırımların reform boyutunda artış göstermesi sadece ülke kaynaklarının çoğalmasıyla değil, meselenin öneminin daha fazla anlaşılmasıyla değerlendirilmelidir. İzleme raporlarımızda çok net anlaşılan ortak espri, başarılı bir eğitim faaliyetinin maddî, fizikî iyileşmenin manevî tahkimatla desteklenmesi mecburiyetidir. Bu sorumlulukla hazırladığımız Eğitime Bakış 2016: İzleme ve Değerlendirme Raporumuzda, önemi tartışılmaz birçok sorun, öncelikle pedagojik boyutlarıyla yaptığımız araştırmanın hülasasıdır. Öncelikle eğitimle doğrudan ilgili kişi ve kurumların istifadesine sunduğumuz bu raporun eğitimde yeni açılım ve yatırımlara yol gösterici olmasını temenni ediyorum. Bu rapordan da anlaşılacağı üzere, içinden geçtiğimiz süreçte, özellikle bölgemizde kendini gösteren kaosun belirlediği dili aşmanın yolu, daha açık bir ifadeyle, içine sıkıştırılmak istendiğimiz cendereden kurtulmanın tek çaresi, eğitimde köklü müfredat değişikliğidir. 
Müfredat, eğitimin asıl amacı ve işleyişiyle doğrudan ilgilidir. Çocuklarımıza öğreteceğimiz bilgi, bilgi yöntemi, çeşidi, onlara kazandıracağımız ruh, felsefe, hayat görüşü, edinmelerini istediğimiz kimlik, kişilik hep müfredatla ilgilidir. Bugün ve yarın nasıl bir insan istendiği tasavvuru, gerçeğe müfredatla dönüşür. Biz, sadece sorunları tespit etmekle kalmayıp çözüm yolları ve öneriler getiren bir sendika olarak, bu konuda da ciddi araştırmalar yaptık, yapıyoruz. 
Bu konuyu biraz daha açmak istiyorum. Bir zamanlar “Bu ülkenin bütün değer ve mefhumları yurtsuz ve gök kubbesiz bırakıldı.” Girişte söylediğim gibi, batılı paradigmayla oluşturulan eğitim sistemi, bu topraklara giydirilen deli gömleğiydi. Şunu bilmeliyiz ki, Batı merkezci tarih anlayışının ürettiği değerler, ister istemez Batı’nın çıkarına hizmet eder. Yani bize “evrensellik” adı altında sunulan modeller, bizim kendimize yabancılaşmamıza sebep olmuştur. Kaldı ki, Baykan Sezer’in ifadesiyle, Batı’yı dahi okuyamayan ezberci batıcılaşma taraftarlarının dayattığı sistem, süreç içinde hepten baskıcı bir model oluşturmuştur. Son yıllarda palyatif tedbirlerle bu sorun aşılmaya çalışılmış, kısmen de aşılmıştır. Fakat yeterli değildir. Şimdi yeniden şekillenen bir dünyada, bu sistemin aşılıp, ayağı bu topraklara basan ve fakat dünyayı da süzecek dimağların oluşturulması için müfredat değişikliğinin şart olduğunu düşünüyoruz. 
Evet, dünya büyük bir hercümerç yaşıyor. Belki de 5 yüzyıllık dünya sisteminin sonuna yaklaştık. Tarihin geri geldiği bir demde, yerelden evrensele, bu toprakların sözünü söylemeliyiz. Geçen yüzyılın oluşturduğu haritalar üzerinde büyük oyunlar oynanırken, en çok da bizim coğrafyamız bu oyunların sahnesi oluyor. Biz, ilk önce, bize biçilen rolü aşmanın derdindeyiz. Nitekim her toplantımızda, her faaliyetimizde bu hakikatin altını çiziyoruz. Ülkemizde yaşanan terör olaylarından tutun da, bütün İslam coğrafyasını sarmış şiddetin temelinde, emperyalistlerin cinnet politikaları olduğunu da biliyoruz. Bunun farkında olacak, nesillerin yetiştirilmesi bu yüzden önemlidir. Daha açık bir ifadeyle, yeniyi kuracak umutların yeşertilmesi için ivedilikle ve kesinlikle yeni bir müfredata ihtiyacımız var. Şimdi bu hakikatin bir başka veçhesine bakmamız gerekiyor. Dikkat edin, son 100-150 yıldır gerileyen bir stratejiye hapsolduk. Maalesef, bugünkü hâl, dünün bir sonucudur. En son Halep’te yaşanan katliamlar… Bizler, Halep’in bir ahlak meselesi olduğunu dile getirdik. İlk önce insanları kurtarmak, nefes almalarını sağlamak adına, “Halep’i açlıktan, insanlığı utançtan kurtar” başlığı altında bir kampanya yürüttük. 81 ilden kaldırdığımız insani yardım TIR’larıyla Halep’e nefes olmaya çalıştık. Fakat bunun yeterli olmadığının, daha köklü çözümlere ihtiyacımız olduğunun bilincindeyiz. Onun için, her zeminde dile getirdiğimiz gibi, kendi inancımızın oluşturduğu kavramlarla kendi çözümlerimizi üretmek zorundayız. Eğer bunu başarabilirsek, yani kendi özümüze dönüp, kendi paradigmamızı oluşturabilirsek dünyayı daha net şekilde okuyabiliriz. 
Aslına bakılırsa, dün bize unutturulmaya çalışılan tarihin ve coğrafyanın kendini acı bir şekilde hatırlatmasıyla bazı adımları atmak zorunda kalıyoruz. Daha doğrusu dün, azınlıkta olan insanların söyledikleri, tarihin bugün kendini hatırlatmasıyla kesişmiş durumdadır. Bizler, bu ülkenin yerli ve millî düşünenleri olarak, birçok kere bugünlere dair uyarılarda bulunmuştuk. “Bir gün mesele Suriye olursa, bilin ki hedef Türkiye’dir” diyen öncülerimiz, bu toprakların tarihindeki gerçekliği bugünün dünyasına aktarmışlardı. Nitekim onların dediği güne gelindi. Küresel emperyalistler, yukarıda Halep örneğinde olduğu gibi, topyekûn imha stratejileriyle coğrafyamıza çullandılar. İster buna kapitalizmin yeni bir mühendislik çalışması deyin, ister tarih içinde fırlamış haçlı saldırıları… Hakikat değişmiyor. Batılılar, terörü de devreye sokarak, zaten parça parça olmuş İslam dünyasını iyiden iyiye toza dönüştürmek niyetiyle hayâsız saldırılarını artırdılar. Fakat tarihimizin verilerini yoğurarak bugünün dünyasını okuyan öncülerimizi takip ettiğimizde, kurtuluş stratejisini geliştirebileceğimizi biliyoruz. Onların fikirlerinin hülasası, kurtuluş için kuruluş felsefesi, yani ‘sahneyi değiştirmeden oyunu değiştiremezsiniz’ ifadesidir. 
Bugün acılarla yoğrularak da olsa, devlet düzeyinde coğrafyamızla buluşuyoruz. Her nerede bir olay olursa, insanlar gözünü Türkiye’ye çeviriyor. Toplumsal dönüşümümüz, bu sesleri daha fazla duymamıza sebep olurken, yukarıda söylediğimiz gibi, kendi kavramlarımızdan hareketle köklü çözümler üretme zorunluluğumuzu tetikliyor. Bu noktada, sivil toplum kuruluşları olarak bizler de kendimizi yeniden yapılandırmalıyız. Biz, tam da buradan hareketle, başta gönül coğrafyamız olmak üzere, 58 ülkeden 80 sendika ve konfederasyonla birlikte İstanbul’da “İslam Dünyasında Sendikacılık” sempozyumu düzenleyerek, faaliyetlerimizin coğrafyasını genişlettik. Nitekim orada aldığımız “İİT Sendika Komitesi kurulmalı ve bu komite yardımcı kuruluş olarak tanınmalıdır” kararı, İslam İşbirliği Teşkilatı 43. Dışişleri Bakanları Konseyi toplantısında gündeme geldi ve kayda geçirildi. Bu da gösteriyor ki, artık Batı merkezci paradigmayı aşma çabaları meyvelerini vermeye başlamıştır. 
Bütün bu çabalar, yeni bir sendikal dil oluşturma yönünde bize güç ve güven veriyor. Maalesef sendikal dil bakımından da Batı merkezci tanımlar emek piyasalarının paradigmasını oluşturuyor. Oysa bugün dünya ölçeğinde sendikaların ve sendikacılığın gerilemesinin sebeplerinden biri de işte bu paradigmadır. Bizler, yeni bir dünyanın mümkün olduğuna inandığımız gibi, yeni bir sendikacılığın da mümkün olduğunu biliyoruz. İşte İstanbul’daki toplantımız bunun delillerinden biridir. 
Bütün bu anlattıklarımızı şu şekilde özetleyebiliriz: Eğitimden başlayıp, bütün kurum ve kuruluşlarımızda paradigma değişikliğine ihtiyacımız var. Yani, sahneyi değiştirmeden oyun kurmamız mümkün değilse, bu yönde güçlü adımlar atmak mecburiyetindeyiz. Yoksa yeni kurulmak istenen dünyada özne değil, nesne olmaya mahkûm oluruz. Bu da bizim tarih yapıcılık vasfımızı yok eder. Zira tarihi, kökü derinlerde olan özneler yapar. 

Önceki Yazılar
1- Cefayla açılan yolu vefayla yürüyoruz
2- Özel öğretimin hâli ve sorunlarının halli
3- Millî Eğitim millî eğilime uymalıdır
4- Hikmet sırrına erebilen üstün zekâlı çocukları tanıma ve yetiştirme davamız
5- Büyük Türkiye hedefine inanmış 402 bin üyeyle yeni anayasa yolculuğu başlatıyoruz
6- Muhaciri olduğumuz dünyanın Ensarı olmak
7- "Doğacaktır sana va'dettiği günler Hakk'ın..."
8- Öncü medeniyet davasında imam hatip okullarının önemi ve sorumluluğu
9- Hep birlikte hareketleneceğiz, bereketlenerek büyümeye devam edeceğiz
10- Şimdi, herkesin kazandığı toplu sözleşmeyi anlatma vakti
1 2 3 4 5 6
Top